Panzehir olarak Coğrafya.



(1) Türkiye'deki sorunların temeline inmek mümkün müdür? Toplum bir bina olsa belki temel kata inersiniz, ama toplumdan bahsediyoruz. Tarihsel katmanlar var, parçalı kültürel yapı var. Bir çoğrafya üzerine dağılmış 80 milyon insan örüntüsünden bahsediyoruz. Şimdi burada aynen antik düşünürlerin önerdiği gibi bir ana sebep aramak akla yakın mıdır? Hani böyle bir ana sebep olsa ve ana sebep hazretlerine ulaşsak işimiz kolaylaşır, ama bir başka mesele da ana sebep olmaya aday akla bir sürü sebep geliyor. Bu kadar çok ana sebep varken, gerçek ana sebepe nasıl düşeceğiz Ne kadar Einstein (tabi ünü ve gördüğü saygıyla ilgileniyorum, yoksa çektiği sıkıntılarla yazarlar, senaristler falan ilgilensin ) olduğumu göstermek için, bir anaların anası bir sebep de ben önereceğim. (2) Uzun yıllar Türkiye'deki sorunların kökeninde ekonomik fakirlik olduğu düşünüldü. Toplum ortaçağdan çıkma savaşı veriyordu. Gerçekten de 70'li, 80'li hatta daha önceki yılların Türkiye'sine bakıldığında bundan başka bir ana sebep düşünmek zordu. Köyler, kasabalar, şehirler adeta bombardımana uğramış gibiydi. Ancak, geçen son 20 yılda Türkiye aşağı yukarı 5 kat zenginleşti. Tabi sadece Türkiye zenginleşmedi, tüm dünya zenginleşti ve Türkiye'de dünya ile aynı hızda gelişme gösterdi. Ne yazık ki, kültürel zenginleşme maddi zeginleşmeyi arkasında kaldı. Bugün sorunların kökeninde "kültürel yozlaşma" olduğunu söylesek, bu sözümüz belki eski yıllarda olduğu kadar hızlı çöpe atılmaz. Ama ben, bundan daha da derine inmek niyetindeyim. (3) Bundan 30, 40 sene öncesine kadar Türkiye bir hayli içe kapanık bir ülkeydi, yerli sanayi gümrük duvarları arkasında korunuyor, dolar taşımak suç oluyordu, yabancı mallar karaborsaydı. Bu içe kapanıklık, sadece ekonomide değil, bireylerin beyinselliği için de geçerliydi. Özallı yıllarla birlikte ihracatın önü açıldı, yerli sanayinin önündeki koruma duvarları kaldırıldı ve benzer yönde atılan adımlarla Türkiye'nin dışa açılma süreci hızlandı. Zaten 60'lı yıllarda Avrupa'ya işçi de göndermişti. TV renklendi ve kanal sayısı arttı, kırsal kesimlerden kentlere göç hızlandı, telefon ve internet arkadan geldi. Tüm bunlara rağmen, dış dünyayla önemli bir etkileşim içine girilmesine rağmen, toplum hala içine kapanık kalmaya devam etti. Çünkü, bu etkileşim medya üzerinden gerçekleşti, yapılan özetlemelerin (bir kısmı çarpıktı) perdelediği dış dünyadaki hayat zenginliği Türk insanının algısının dışında kaldı. Dolayısla, insanların beyinleri dar bir gözlem alanı ve gerçekçi olmayan bir yabancı algısı üzerinden çalışmaya devam etti, yani köylünün dünyası, kasabalının dünyası, şehirlinin dünyası dar bir alana sıkıştı. Dünya ile buluşamadı, çoğrafya ile yeteri kadar güçlü bir bağlantı kuramadı. Oysa, Avrupa kendi ortaçağından çoğrafya sayesinde çıkmıştı. Çoğrafya zihinleri iyileştirdi, dogmaları (saplantı) yumuşattı, sürüngen bakışları tebessüme çevirdi, dikkatlerin doğru yerlerde toplanmasına hizmet etti. Bir örnek vereyim, Çin'deki modernleşme katmanlarını görünce Türkiye'deki katmanlarını da anlıyorsunuz. Mesela kaba kalpağı, yeleği ve çizmesiyle orada duran çekik gözlü adamın modernleşme karşısındaki duruşunun Türkiye'deki takkeli ince bıyıklı hacı dayıya karşılık geldiğini seziyorsunuz. Ya da, İtalya'da neden insanlar şişman değil diye sorduğunuzda Türkiye'deki şişmanlık ile ilgili bir ışık yanıyor. Müslümanlığın M'sini bilmeyen toprakların insanlarının da öyle böyle inandığı bir takım kutsalları olduğu görüyorsunuz. Dünyanın neresinde olursa olsun, insanların kendilerinin özel bir öneme sahip olduğunu düşünen toplumlarda yaşadığını görüyorsunuz. Çoğrafya bilgisi çoğaldıkça beyinler hem insan hem de toplum ile ilgili daha açık görüşlere açık oluyor. Mesela Türkiye ülkesinde ne gibi sorunlar olduğuyla ilgili daha açık ve tarafsız görüşlere. Oysa beyinsellik içe kapandıkça, hiç de gerçekçi olmayan fikirlerin önünü açıyoruz. Hiç kuşkusuz, Türkiye eskisi kadar içine kapanık değil, ama içe dönük beyinselliğin tüm skolastik emarelerini gösteriyor, alınganlık gibi, beyinler yanlış konular üzerinde duruyor ve kendi sorunlarını göremiyor, çözemiyor. Osmanlı tüm çabalarına rağmen kendi ortaçağından çıkamadı. Orduyu, devleti ve elit bir zümreyi bir derece modernleştirmeyi başardı. Yeni Cumhuriyet kadroları, bir modernleşme (batılılaşma) devrimi başlattılar. Erdoğancılar ise Türk-İslam senteziyle bir karşı devrim başlattılar. Ufukta ağır bir kriz var ve bu karşı devrim enerjisini kaybedeceğe benziyor ve yakında bu sefer AKP'liler kendi çocuklarını yurt dışında yaşama özendirmek zorunda kalacak. Bu noktadan öteye, modernleşme hikayemize devam etmemiz gerekiyor. Çünkü, modern toplum kimse kayırılmadan tutarlı bir şekilde kuralların çalıştırıldığı uzmanlaşmış toplum ve Türkiye'yi bu aşamaya geçirmek hedef. Tabi, oynak olmayan kurallar. Kuralların ne olacağını felsefe, hukuk, ahlak, siyaset ve sosyoloji zaten açıklamış, binlerce yıllık insanlık tarihi ortada. Yeni siyasetin topluma yeni hedefler göstermesi gerekecek ve ilk iki devrimin hatalarını tekrarlamaması gerekecek. Modernleşme ne salt tependen iner, ne de salt tabandan çıkar. Birlikte çalışmaktan en azından kulağa hoş geliyor. Ben olsaydım yeni devrimin adını Çoğrafya Devrimi koymak isterdim. Çünkü, Türkiye'de beyinlerin sağlıklı çalışması ve toplumun doğru sorunlar ve çözümler üzerinde durması için çare Çoğrafya'dır. Çoğrafya olmadan, bilim ve teknoloji zaten sakattır. Nitekim tank top olur. Not: Tarih de Çoğrafya ile aynı etkiye sahip, ancak çarpıtılmış bir alandır ve eski zamanları anlamak çok zordur. Tarih ile sokaktaki adam iyleştirilemez, ama Çoğrafya herkesin ilgisini çeker, ideolojik bir yanı yoktur, tarafsızdır.

Yorumlar

Popüler Yayınlar