Müslüman mahallesi İstanbul
Ben doğduğumda, entelijansiya, özellikle antik Roma ve Avrupa şehirleri önünde biraz farklı duran Türk şehirlerinin karakterini çoktan sorgulamıştı, hakim havaya bakılacak olursa Orta Doğu şehirleriyle aynı hamurdan yapılmış gibi bir hali(miz) var.
İstanbul'un kadim güzelliğini de sorgulayabiliriz! İstanbul aslında ruh halinize göre değişirmiş. Şimdi öyle bir zamana gidelim ki İstanbul Türkler tarafından fethedilmiş olsun ve üzerinden Türkleşecek kadar bir süre geçsin, mesela 200 sene, yıl 1663. IV Mehmet tahttaymış. Fatih zamanında başlayan Rönesans ve Reform hareketleri Osmanlı topraklarında ulema ve işbilir devlet ricali tarafından durdurulmuş (Türkiye'de İslam Skolastik kaldı), ama Avrupa'da bu hareket yürümüş gitmiş ve meyvelerini vermeye başlamış, Avusturya orduları karşısında mağrur Osmanlı tökezlemeye başlamış ama payitaht güzelmiş, merkezde olma hissi güçlüymüş, çünkü hem Bizans'dan hem de Osmanlıdan aldığı bazı anıtsal yapılar (surlar dahil) hala onurlandırıyormuş, ama şehir zamanın yavaş aktığı sakin bir şehir olduğu için de güzelmiş (bugünden bakınca anlayabildiğimiz birşey), o zamanda bu şehirde yaşayan ademler ve havalar bir bakıma bahtlı kullarmış, İstanbul'dan sürülmek en büyük cezaymış, zira kulağınızı kabarttığınız vakit ağaçların hışırtısını, suyun şıpırtısını, martıların gakgaklarını, köpeklerin havhavlarını, farklı uzaklıklardan gelen ve tedirgin ruhları yatıştıran ezan seslerini, uzaktan geçen kayıkçıların yallah nidalarını (ekleyin artık) duyarmışsınız.
Bugünkü Neva Istanbul'un tam aksi, şehir uğultusu olmayan sakin bir İstanbul'dan bahsediyorum, tatlı tepelerinden önümüze lacivert boğazın tamamladığı müthiş manzaralar düşermiş. Hava karardığında tüm yıldızlar tam kadro semaya kaçarmış. Boğaziçindeki yalıları geçin harika kayıkhaneler ve rıhtımlarla doluymuş. Yalıların geçin dedim cümlesi yek diğeriyle aynıymış, farklı olmak zinhar devlet çekermiş, yere yapışık bir hayat, devir sultanlıkmış zira. Galata rıhtımına yanaşmış kalyonlar, kadırgalar ve bilimum yüzer tekne leventleriyle birlikte ben belayım derlermiş. Bizans'dan kalma kadim çınarlar, serviler, çamlar eski masallardan kalan anıtlarmış. İstanbul ve civar koruluk ve çayırlıklar envai çeşit hayvanla doluymuş ki saymakla bitmezmiş.
Dedik ya ruh halinize göre değişir diye! Yollar çamur, köpekler arsız, sokaklar dar ve karanlık, pencereler kafesli (müslüman mahallerine) ve tahtakurusu aman vermiyor. Mezarlıklar giderek şişiyor, ömür kısa. Yeniçeriler köşe başında haraç keser, vakvak ağacında kelleler sallanır, kadınlar bilmem hangi savaştan dönmeyen adamları için yas tutarlar, üfürükçüler cinci hocalar bir tür saflık içindeki cemaati kandırır, genç kızlar yaşlı adamlarla evlendirilir bir uğursuzluktur ki başlamış, soğuk, savaş, veba, yangın, deprem, açlık ve hastalıklar. Gümüş paranın ayarı düşer, tayının fiyatı artar, bir takım uzun boylu vezirler paşalar da kürkler kaftanlar ve hançerler içinde çocukların yüreklerine korku ekermiş.


Yorumlar
Yorum Gönder